|
İşte Çanakkale Destanı
|
"Ben size taarruzu emretmiyorum, ölmeyi emrediyorum. Biz ölünceye kadar
geçecek zaman zarfında yerimize başka kuvvetler gelir, başka komutanlar hakim
olabilir."
- Mustafa Kemal, 25 Nisan 1915, Conkbayırı
|
|
"Benimle beraber burada muharebe eden bütün askerler kesin olarak bilmelidir
ki, bize verilen namus görevini eksiksiz yapmak için bir adım geri gitmek
yoktur. Uyku, dinlenme aramanın, bu dinlenmeden yalnız bizim değil, bütün
milletimizin sonsuza kadar mahrum kalmasına sebep olacağını hepinize hatırlatırım."
- Mustafa Kemal, 3 Mayıs 1915, Arıburnu
|
|
|
Azman Dede... Balıkesir'de son gömdüğümüz Çanakkale gazisi, İvrindi'nin
Mallıca köyünden 104 yaşında Azman Dede idi. Gençliğinde iki metreyi aşkın
boyu, dev görünümüyle insan azmanı sayılmış, herkes ona azman demeye başlamış,
soyadı kanunu çıkınca da Azman soyadını almıştı. Esas ismi adeta
unutulmuştu. Yıllar önce bir yerel araştırma sırasında Mallıca köyü kahvesinde
kendisiyle görüştüm. Kulakları ağır işitiyordu. Köylülerden biri yardımcı
oldu. Benim sorduklarımı kulağına bağıra bağıra söyledi. Onun sesine alışkın
olduğundan anladı, sorduklarımı cevapladı. Söz Çanakkaleye geldiğinde o koca
ihtiyar sarsıla sarsıla, hıçkırıklar içinde ağlamaya başladı. Kendi zor
duyduğu için kan çanağına dönen gözleriyle bize de duyurmak için bağıra bağıra
anlatmaya başladı:
- "Bir hücum sırasında bölük erimişti. Yüzbaşı telefonla takviye istedi. Gece
yarısı siperleri takviye için istediğimiz askerler geldi. Hepsi askere yeni
alınmış gencecik insanlardı.
Ama içlerinde daha çocuk denecek yaşta üç-dört asker vardı ki hemen
dikkatimizi çekti. Bölüğü düzene soktum. Yüzbaşı gelenlerle tek tek
ilgileniyor, karanlıkta el yordamıyla üstlerini başlarını düzeltiyor, sabah
yapılacak olan süngü hücumuna hazırlıyordu. Sıra o çocuklara geldiğinde, o
cıvıl cıvıl şarkı söyleyerek gelen çocuklar birden çakı gibi oldular. Yüzbaşı
sordu: "Yavrum siz kimsiniz?" İçlerinden biri: "Galatasaray Mektebi-Sultanısı
talebeleriyiz. Vatan için ölmeye geldik!.." diye cevap verdi.
Gönlüm akıverdi o çocuklara. Bu savaş için çok küçüktüler. Daha süngü
tutmasını bile bilmiyorlardı. Onlarla ilgilendim. "Mermi böyle basılır. Tüfek
şöyle tutulur. Süngü böyle takılır. Düşmana şöyle saldırılır!.." diye.
Onları karşıma alıp bir bir gösterdim. Siperlerin arkasında ay ışığında sabaha
kadar talim yaptık. Gün ışımadan biraz dinlensinler diye siperlere girdik.
Ortalık hafif aydınlanır gibi olunca hep yaptıkları gibi düşman gemileri gelip
siperlerimizi bombalamaya başladılar. Yer gök top sesleriyle inliyordu. Her
mermi düstüğünde minare gibi alevler yükseliyor, birgün önce ölenlerin kol,
bacak, el, ayak gibi parçaları havaya kalkan toprakla siperlere
düşüyordu. Mermiler üzerimizden ıslık çalarak geçiyordu. Siperler toz duman
içinde kalmıştı. Bir ara yüzbaşı "Azman, yandık!.." diye siperin köşesini
işaret etti. O şarkı söyleyerek sipere gelen, sanki çiçek toplarmış gibi
neşeli olan o çocuklar, siperin bir köşesinde sanki bir yumak gibi birbirine
sarılmış tir tir titriyorlardı. Çocuklar harbin gerçeği ile ilk defa
karşılaşıyorlardı. Ürkmüşlerdi. Yüzbaşı yandık demekte haklıydı. Muharebede
bir ürküntü panik meydana getirebilirdi.
Tam onlara doğru yaklaşırken içlerinden biri avaz avaz bir marş söylemeye
başladı!.. "Annem beni yetiştirdi bu yerlere yolladı. Al sancağı teslim etti
Allaha ısmarladı. Boş oturma çalış dedi, hizmet eyle vatana.. Sütüm sana helâl
olmaz, saldırmazsan düşmana.."
Baktım hemen biraz sonra ona bir arkadaşı daha katıldı.
Biraz sonra biri daha... Marş bitiyor yeniden başlıyorlar. Bitiyor bir daha
söylüyorlar. Avaz avaz!.. Gözleri çakmak çakmak...
Hücum anı geldiğinde hepsi süngü takmış, tüfeklerine sımsıkı sarılmış, gözleri
yuvalarından fırlamış, dişler kenetlenmiş bekliyorlardı. O an geldi.
Birden yüzbaşı "Hücum!.." diye bağırdı. Bütün bölük, bütün tabur, bütün alay
cephenin her yerinden fırladık. İşte tam o anda, tam o anda, o çocuklar
kurulmuş gibi siperlerden fırlayıverdiler. İşte o an. Tam o an bir makinali
yavruları biçiverdi. Hepsi sipere geri düştüler. Kucağıma
dökülüverdiler. Onların o gül gibi yüzleri gözümün önünden gitmiyor. Hiç
gitmiyor!.. İşte ben ona ağlıyorum, o çocuklara ağlıyorum!.."
Azman dede ağlıyordu. Ben ağlıyordum. Kahvede kim varsa ağlıyordu. Kahveci
gözyaşları içinde bize çay getirdi. Eğildi: "Azman dede hep ağlar. Niye
ağladığını bügün ilk defa anlattı." Dedi.
- "C. Bayar Üniversitesi Öğrenci Konseyi'nin hazırladığı Çanakkale adlı
kitapçıktan.."
|